Faşistin, okumuş yazmışına
ulusalcı denir’
![]() |
Yılgın Türkler kitabının ardından iki yıl
sonra ‘Seviyordum Söyleyemedim’ kitabıyla Türklerin hallerini kaleme
alan yeraltı yazarı Bülent Akyürek, baltasını topraktan çıkardı.
Özgün üslubu, yaşayışı ve sert tavırları ile
dikkat çeken Akyürek,
bu kitaptan dolayı kendisine kızacak ulusalcılara şu
cevabı veriyor:
“Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz
kırpanına ulusalcı denir. Birkaç ulusalcı, halkı
bayraklarla sokağa dökerken ben manikür yaptırıp oturacak mıydım
yani?” Sevmekten ziyade nefretin daha sahici olduğunu ve tüm dünyayı
kucaklayan modern hümanistlerin sevgisine inanmadığını
ifade eden yazar, “Ben insanları severken onların tozunu alıyorum.”
diyor. Gürültüye dayanamayan ve on beş yıldır kulağında
tıkaçlarla yaşayan Akyürek, tıraş olamıyor ve
protezlerinden dolayı ağustos ayında bile üşüyor. Akyürek,
44 kilo!
“Seviyordum Söyleyemedim” kitabı yine “Yılgın Türkler”in
halleri üzerine ironik değiniler içeriyor. Kitabın ismi nereden çıktı?
Sevdiğimizi söyleyebilseydik ne değişirdi?
Geçen yıl uzaktan âşık olduğu kıza sevdiğini
söyleyemediği için tecavüz eden bir adam haberlere çıktı.
Anadolu insanının psiko-ayrıntılarını en çok
yazan bir adam olarak bilimsel bir hayretle koltuğumdan fırlayıp,
“Daha yazılacak çok kitap var.” dedim. Çünkü akademisyenler, yarı
aydınlar “erkek toplum, feodal toplum” konuşmaları yaparken,
ben erkeklerimizdeki reddedilme korkusunu haberlerde çözmüştüm. Eğer
sevgimizi de nefretimizi de ilan edebilirsek daha barışık bir
toplum olacağız galiba. En azından akşam haberlerinde görünmeyeceğiz!
Hem sevmekten bahsediyorsun hem de ismi Sapan olan bir yayınevinden
eli baltalı kitap çıkarıyorsun. Bir yeraltı yazarı
olarak iki yıl sonra savaş baltanı kendinle birlikte topraktan çıkarmanın
âlemi ne?
Sevmekten bahsetmiyorum. Sevmek, başka bir vücutta kendine dokunmaktır.
Nefret daha sahicidir ve nefret aşıldığında tasavvufi
bir yol almış olursunuz ama sevgi aşılınca
yelkenleriniz nefret ülkesine açılır. Sevginin en basiti tüm insanlığı
kucaklayandır. Tüm insanları kucaklayan modern hümanistlere bakın,
çoğunun dindar olmadığını göreceksiniz. Oysa, Allah aşkı
dünyaya karşı körlüktür. Gözlerini dört açmış bu
adamların sevgisine inanmıyorum. Ayı, yavrusunu severken öldürürmüş.
Benimki galiba buna benziyor. Severken tozunu alıyorum onların! Tarih
boyunca tüm dünyada sömürmediği bir avuç toprak bırakmayan Batı,
bizlere her gün barbar demekten çekinmiyor. Kendimizi garantiye almak ve saldırganları
caydırmak için elimizde baltayla yürürüz. Batı korktuğu
milletlere sanatı; müziği, baleyi, spor kardeşliğini, kibar
mitingleri, sosyete demokrasisini pompaladı. Bir erkek olarak kendi adıma
konuşuyorum; iki silah markası bilmem ama size yirmi tane deterjan
markası sayabilirim! Kapaktaki sembolik balta şiddet içersin diye değil,
psikolojik anlamda moral toplayalım diye kullanıldı. Elbette;
bulaşık yıkayıp cam silmekten, patates soymaktan, eve bebek
bezi taşımaktan yorgun düşmüş bu fani, ziyadesiyle şiddete
karşıdır! Elin baltalıysa, koruduğun bir şeyler
vardır demek ki! Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa
dökerken ben manikür yaptırıp oturacak mıydım yani?
‘Alıngan Türkler’ eline balta alıp seni kovalamaya kalkışmasın
sakın? Bu arada kaçarken ulusalcıların kucağına düşmeyesin?
Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına
ulusalcı diyorlar. Tonlarca menfaatin kucağına oturmuş bu
adamların kendi kucakları kaldı mı ki ben oraya düşeyim?
Neden “Çılgın Türk” olmak yerine “Yılgın Türk”
olmayı yeğliyorsun?
Yüzyıllardır kaybediyoruz. Sokaklarımızdaki bir çukur
beş yılda kapatılmıyor, on dört kişilik dolmuşa
45 kişi biniyoruz. Uzayı fotoğraflardan görüyoruz. Üniversitelerimiz
Anıtkabir yürüyüşleri yapmaktan bilime fırsat bulamıyor.
Fırsat bulunca da fasulye deneyi yaptırıyorlar. Ezber cümlelerden,
ara gazlardan, sloganlardan bıktım. Onlara itiraz ediyor ve kitaplar
yazıyorum. On yedi yaşımdan beri 24 kitap yazmışım.
Bana yılgın denir mi?
Çalışkanlık Türklerin karakteri değil mi? Tembellik
hakkı için neler diyeceksin?
“Türk, övün, çalış, güven.” sıralamasına bakılırsa
övünmekle işe başlıyoruz. Tarım denince buğday, ağaç
denince aklımıza kavak geliyor. Buğday en zahmetsiz tarım ürünüdür,
kavak da tembel ağacıdır. Kimse kalkıp ‘ceviz dikeyim, böğürtlen
toplayayım’ demiyor. Türkiye’de kalın kitaplar satmaz.
Hareketsizlikten kadınlarımızın basen, erkeklerimizin göbek
sorunu vardır. Namazların farzları kılınır sünnetlerinden
kaçılır… Üç günlük dünyada misafir olduğumuz için
“Niye çalışalım ki?” diye düşünüyor olabiliriz? Ayrıca
“Tembellik Hakkı” kitabını Marks’ın damadı yazmıştır.
Marks gibi bir kayınpederimiz olsaydı biz de tembellik hakkımızı
kullanmak için can atardık.
Seni, Thomas Bernhard ya da Proust gibi hayattan izole eden gerekçeler
ne?
Çok okuyan ve yazan biri olduğunuz zaman estetik duyum ve görüşleriniz
gelişiyor. Bir nevi toplumsal ve çevresel bunaltı yani. Romancı
kişiliğimden dolayı düzensizlikler gözümü bozuyor. Çay içtiğim
bir kahvede bile herkesi düzeltmek, biçim vermek istiyorum. Türkiye gibi bir
ülkede kompozisyon istiyorum. Bir de gürültü hastalığım var.
On beş yıldır kulak tıkaçlarıyla yaşıyorum.
Ayrıca protezlerimden dolayı ağustos ayında bile üşüyorum.
Dünyaya geldim geleli zindandayım.
Gürültü hastalığın varsa neden bu kadar ses çıkaran
kitaplar yazıyorsun?
Beynimin içinde bir cehennem kaynıyor. Ben o cehennemden çıkıp
dostlarımla piknik yapamıyorum. Tıraş olamıyorum. Gittiğim
en son sinema filmi Stallone’nin “İlk Kan”ıdır. Kafamdaki müzikten
isyan dolu kitaplar çıkıyor. Kitaplarımın gürültüsü;
sokak ortasında yapılan düğünlerden iyi değil mi sence?
Batı’ya karşı bu kadar güvensiz ve nefret içinde olma
bilincinin çıkış noktası nedir?
11 Eylül olayları bende yıkım yarattı. Doğu-Batı,
Müslüman-Laik Müslüman gibi şeylerin ayrımına vardım.
“Artık evde oturup kadın gibi roman yazmayacağım” dedim.
Modern dünyaya roman kahramanlarımın arkasına sığınarak
değil, bizzat kendi ağzım ve anadilimle küfretmeliydim. Yıllarca
evde oturup kadın gibi roman yazarken, komşularımızla güne
katılıyordum. Halen on beşe yakın çeyrek altın alacağım
var ama helal ediyorum!
Kadınlarla aran iyi değil, haklarında kitaplar yazıyorsun.
Onlarla alıp veremediğin ne?
Onlar olmasaydı, erkekler okeyi icat edip oturacaklardı. Ne
teknoloji, ne sanat, ne de kapitalizm olacaktı. Jileti onlara güzel görünmek,
tekerleği onları istediği yere bir an önce götürebilmek için
icat ettik. Tüm icatları, kadınlar boş boş otursunlar diye
erkekler yapıyor! İlim, bilim, teknoloji, icat, kadınlara ulaşabilme
çabasıdır. Hele de şiir yok mu? Şiirler kadınlara ulaşmak
isteyen erkeklerin yalvarışları gibi… Şiir, yalvarmanın
dili değilse niçin eli yüzü düzgün bir kadın şair yok? Demek
ki onlar yalvarmadan erkekler paspas oluyor!
Kitapların çok satarken birden ocakçılık yapmaya, pet
şişe toplamaya başladın. Yazının gücüne dair
inancını zaman zaman kaybettiğin sonucunu mu çıkarmalıyım
buradan?
Yazının gücüne inansaydım baltayı çıkarmazdım.
Baltayla ağaç kesmeden kağıt yapamaz ve yazı yazamazsın.
Yazar, yazıya inanan cahil adamdır. Söz avamın cehalet dolu
bilgeliğidir. “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.”
diyor Efendimiz. Bir güzellik korunacaksa elimizin altında balta olmalı.
Bağımsız bir yazar olabilmek için büyük diyet ödedim. Açlık
sınırında yaşadım. Bu dönemlerde yazı yazmayı
hep bırakırım; çünkü ihtiyaçlardan dolayı dillerim dolaşabilir
diye. O yüzden erkek gibi çalışmaya başlarım. Kitaplarımın
çok sattığı dönemlerde de şımarıp kendimi
kaybetmemek için garip işlerde çalışırım. Bütün vücudu
protez, hastalıklı, 44 kilo bir adam olmasaydım kitap yazmazdım.
Biraz daha konuşursak Freud haklı çıkacak!
On bin kitap okumuş biri olarak, yine on bin kitap okuduğunu söyleyen
Nihat Genç ile polemik yaşadın. Çok okuyan iki insanın geldiği
son noktanın burası olması tuhaf değil mi?
Onunla on üç yıl konuşmuyorduk. Son dönem yaptığı
televizyon konuşmalarına dayanamadım ve kendisine 8sutun
sitesinden mektup yazdım. Cevap vermek yerine sitedeki yazıyı
kaldırtmış. Türkiye’nin fikir özgürlüğü savaşçısı
diye lanse edilen bu yazar, kendisi hakkında yazılmış bir
yazıdan dolayı krizlere girdi. Nihat Genç’in şu sözünü eleştiriyorum:
“Müslüman’ım; ama dinci değilim.” Müslüman ne demektir:
İslam dinine inanan, bağlanan. Genç, diyor ki: “Erbakan Hoca olsaydı
şimdi Fetih sureleri okuyarak Erbil’e girip cuma namazı kılardık…”
Şimdi soruyorum: Kendisi Ankara’da cuma namazı kılıyor mu
ki Erbil’de cumaya özlem duyuyor? Eğer beni susturmaya devam ederse
kendisiyle ilgili bir kitap yazacağım. Ben yapayalnız bir adamım,
sadece Rabb’ime güvenerek yazıyorum.
Kapitalizmle nasıl baş ediyorsun peki?
Nadir yemek yerim. Bir gün olsun canım bir şey istemedi. Giyim kuşam
sevmem. Teknolojiyi takip etmem. Çayım ve sigaram dışında lüksüm
yok. Bir köpeğin giderinin yarısına yaşıyorum. Üç yıl
önce çim yiyebilir miyim diye denemeler yaptım. Çok şükür zorda
kalınca yeniliyormuş. Çim yemeyi başaracağımıza
inandığımız an kapitalizm kaybedecek! s.zengin@zaman.com.tr
‘Tuvaletlerde bile kafamızı dinleyemez olduk’
“Türk’ün aklı tuvalette gelir.” diyorsun. Sen de bu kadar
mevzuyu orada mı düşündün?
Ben, deyim ve sloganlara cevap olarak makaleler yazıyorum. Tuvaletler gürültülü
Türkiye’de kafamızı dinleyebildiğimiz tek yer ama cep
telefonları çıktı çıkalı orada da kafa dinleyemez
olduk!
Türkler neden hesap ederken parayı masanın altında sayıp
garsona uzatır?
Paramız çoksa az, az ise çok olduğunu ima edebilmek için!
Televizyon kumandasını niçin poşetle kaplarız?
Kumanda, bizimle televizyon arasında aracıdır. Biz kullandığımız
maşada parmak izi bırakmak istemeyiz!
Paspasları temizlemek için neden caddenin ortasına atarız?
Turistler kafayı yesin diye!
Bir turiste dilini bilmediğimiz halde niçin bağırarak
anlatırız?
Çok uzak ülkeden geldiği için bizi duymayabilir diye!
Dünya Türklerin eline geçse ne olur?
İnsanlık, uzayda cirit atıyor. Bu gidişle dünya bize
kalacak zaten.

EMRE AKÖZ / Sabah