Ekmek deyip yola koyuldular; Amerikalı oldular
Yazan: gazmanowski Kasım 9, 2007
Ekmek deyip yola koyuldular; Amerikalı oldular
![]() |
Kompozisyonu yakalıyorum, makinemin ışığını ayarlıyorum hemen ve vizore yaklaşıyorum. Yabancı bir memleketin fecrinde, kepenklerini çay ve sigarayla açıp, tespih sallayan birkaç gurbetçinin hikâyesini fotoğraflamak istiyorum sizler için.
Birisi fark ediyor ve koşarak yanıma geliyor; “Bacım sen gazeteci misin? Ben evliyim de… Fotoyu kullanacak mısın?” Anlıyorum ki okyanus aşsan da memleket tadındaki simaların kaygıları hâlâ aynı ve bu yüzden fotoğraflanamasa da yüzleri, anlatılmaya değer diyorum hikayeleri.
Dünyanın başkenti sayılan ve yirmi bini aşkın Türk nüfusuyla New York, ne kadar cazip geliyor, gurbetçilik mesleğine alışkın bizim gibi bir millete. Önce pompacılıkla başlıyor hayaller, zira emektardır insanımız, çalışmadan hak edilmeyeceğini bilir her bir lokmanın, bu yüzdendir hayallere de küçüğünden başlaması. Şanslıysa elini aslanın kursağına uzatacak kadar, benzin istasyonları allıya güllüye karışır rüyalarında, kurbanlar kesilir, şükürler edilir ve kutsanır emekler kurban kanıyla.
Biz gençler gurbetçiliği, “Alamancılık”la karıştırırız genelde. Zira dayılarımızın, halalarımızın sebebini bilmediğimiz ve sorgulamadığımız bir şekilde bir başka ülkede yaşamaya başlamasıdır tanık olduğumuz. Biz kendimizi bildiğimizde, “gurbetçilik” kelimesi lügatimize çoktan kazınmıştır. Her yıl yaz tatiline gelen yeğen ve kuzenlerinizden hatırladığınız, iri yarı beyaz spor ayakkabıları, size göre el yakması gerekirken har vurup harman savrulan pazar alışverişleri ve sahillerde en sağlamından yapılan kumdan kalelerdir. Az büyüdüğünüzde, her yıl mutlu çocuk simasının, makine gürültüsünden ve sürekli çalışmaktan şikayetçi diliyle, gurbetçilik pek de olumlu bir şey olmayan gerçek anlamını bulur zihinlerinizde; zira kendisi memlekette bir ev parası biriktirmekten başka bir şey değildir artık.
Çoklarımızın bilmediği ve “Alamancılıktan” daha eski bir gurbet tarihi var aslında milletimizin. 1860′larda başlayıp, zaman içerisinde şekil değiştiren bir özgürlükler ülkesi macerası. Avrupa’nın birbirini kırıp geçirdiği ve Osmanlı’nın en şaşaalı döneminde olduğu vakitte seyahat edilmeye bile burun kıvrılan uzak mı uzak ülke, nam-ı diğer “Yeni Dünya” sessiz sedasız büyüyüp serpiliyordu kendi başına. Bell’in telefonu bulması ve Ford’un seri üretim yapan fabrikalarının açılmasıyla, Amerika endüstri çağına girmişti ve Avrupa’nın ve Osmanlı’nın savaş ortamından kaçan bilim adamları için, güvenliğiyle ve yüksek yaşam standardıyla paha biçilmez bir hazine hükmündeydi. Bu sebepten, günümüzde bile hâlâ “göçmenler ülkesi” olarak anılacak olan, Amerika yavaş yavaş festival bir millet oluşturmaya başlamıştı.
Birinci Dünya Savaşı’na kadar kırk beş bin Türk’ün bu yolculuktan nasibini aldığı düşünülüyor. Savaşın patlak vermesiyle ve Amerika’nın Osmanlı’ya zıt bir safta yer almasıyla, pılını pırtısını toplayan göçmenlerimiz, Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere köyüne geri dönüyor. Çok uzun bir aradan sonra 1960′larda tekrar başlayan göç, bu defa eğitimli aileler ve çocuklarını, ziyaret ve eğitim amaçlı buraya yöneltiyor ve “beyin göçü” dediğimiz sirkülasyon da böylelikle başlatılmış oluyor.
Gelenler diğerine öncülük ediyor, diğeri de öbürüne derken başka bir toprakta Türklerden ve onların zevklerinden müteşekkil bir mahalle oluşuyor ve adına Türk mahallesi deniliyor. Ne varsa memlekete ait ve analardan babalardan görülen, aynısı kuruluyor mekana; sabah çayınızı içip poğaçanızı yiyebileceğiniz bir pastane, tıraştan sonra yüzünüzün kolonyayla ferahlatıldığı bir Türk berber, tavla sesinin okey taşlarına karıştığı bir kahvehane ve “hayırlı işler şef ” diyerek pilav üstü kuru fasulye söyleyebileceğiniz bir lokanta… Hepsi küçük bir Anadolu kasabanızdaymışsınız hissi veriyor size. Bir “Amerikan rüyası”na değil, ekmek parası hatırına eş dosttan ayrı kalan üç beş insanın teselli mekanı oluyor bu mahalle. Parasını kazanan daha iyi civar semtlere taşınıyor ve yeni gelecek bir gurbetçi için yer boşaltılıyor böylelikle.
Gelenlerin çoğu “birkaç yıl kalıp para kazanacağım” ümidiyle geliyor ülkeye, lakin er ya da geç “dönmek”, bir takvim gibi kafalarının köşesinde asılı duruyor her daim. Belki de “Özgürlük Anıtı”nın altında çekilen her fotoğrafta turist gülümsemeler eksik olmuyor. Otuz yılı aşsa da göçleri, bitmiyor “gurbetçilikleri”. Geçen zamana bakıp “Amerikalı olduk” deseler de “hemşehrim nerelisin?” merakları bitmiyor bir Türk’ü bulduklarında. Bir yıl da olsa, beş yıl da olsa, gurbetçiliğe az da olsa bulaşmışsanız eğer, elli yıllık gurbetçilik mesleği olan dayınıza, daha bir şefkatle yaklaşırsınız artık. Vakit geçirmeden telefona sarılıp dayılarınızı arayın benim gibi ve ne geliyorsa içinizden, söyleyin ona; “Ben dönünce gurbetten konuşalım seninle dayı”…
| Sayı: | 49 |
| Bölüm: | Gündem |
| Muhabir: | BELGİN GÜVEN |
